ISSN 1308-8483
Tahtakuşlar'da Hıdırellez seramonisi -I- / Nurdan ÇAKIR TEZGİN
  Yayın Tarihi: 28.8.2006    


Tahtakuşlar'da Hıdırellez seramonisi -I-

7 Mayıs sabahı erkenden yola koyulduk. Ekibimiz altı buçuk kişiden oluşuyordu. Filiz ve Orhan Doruk’un konukları olarak gittiğimiz Kazdağları, oldukça ilginç bir merasime ev sahipliği yapıyordu. 34 günlük minik Hakan ekibimizin en küçük bireyiydi.

Anlatacaklarım, Kazdağları’ndaki Hasan Boğuldu ve Sutüven Şelaleleri, Çamlıbel ve Tahtakuşlar köyleri değil. Eminim duymuşsunuzdur, Tahtakuşlar Köyü'nün girişindeki, özgün kültür varlıklarını sergileyen müze-galeriyi ve galeri sahibi Alibey Kurdar'ın büyük özverilerle oluşturduğu meşhur Tahtakuşlar Galerisi'ni... Tahtakuşlar Etnografya Galerisi'yle de ilgili değil anlatacaklarım.

Orhan Doruk'un 29 yıldan bu yana sürekli davetli olduğu bir merasimin, ilaveli ve de katmerli konuklarıydık biz Turgay'la. Konuk olma şerefine erdiğimiz yer; Kaz (İda) Dağları'nda Tahtakuşlar Köyü girişinin solunda yükselen çamlarla kaplı tepedeki köy mezarlığı. Bu mezarlıkta, her sene 7 Mayıs günü hayır (hayrat) ve Hıdırellez töreni düzenleniyormuş. 6 Mayıs günü eski mezarlık ya da Ata Mezarlığı denilen yerde, 7 Mayıs'ta da buradaki yeni mezarlıkta. Hıdırellez töreni, Saat 10.00 gibi başlıyor, öğlen 12.00 sıraları sona eriyor. Tahtakuşlar Köyü Türkmenleri, çoluk çocuk rengarenk giysiler içinde geliyorlar mezarlıklarına.


Fotoğraf: Orhan Doruk


Mezarlık, Edremit Körfezi'ne tepeden bakan tatlı esintili bir seyrü-sefa tepesi gibi. Büyük beyaz mermerlerle çevrili bulunan (bizim davetli olduğumuz aile) Çetin Ailesinin aile mezarları tepenin en üst bölgesinde. Mezar taşlarında, Hasan oğlu Salman Çetin (1934-1981) ve Yeter Çetin (1326-1990) isimleri okunuyor. Çetin ailesinin yaşayan en büyük üyesi Gülsün Çetin ve çocukları son derece misafirperver bir şekilde karşılıyorlar bizi. Bir mezarlık ilk defa bu kadar güzel ve yaşanılabilir geliyor insana! Mezarlarını taze çiçeklerle süslemişler, testilerini doldurup, örtülerini bağlamışlar, yerlere kilimler sermişler. Mezarın hemen yan tarafında bir ocaklık mevcut, ocaktaki odun közlerine sürülmüş cezvelerden, kesif bir kahve kokusu yayılmakta etrafa.

(Her ailenin mezar alanının yanıbaşında mutlaka ocak var, belirli aralıklarla çeşme de mevcut)


Fotoğraf: Orhan Doruk


Mezarlığın tepesine çıkana kadar, gördüğümüz manzaralar karşısında dilim tutulacaktı neredeyse. Her mezarın yaşayan sahipleri; (Torunları çocukları) Adeta bir şenlik havasıyla gelmişler mezarlarının başına. Kadınlar rengarenk üç etekli geleneksel giysilerini giyinip kuşanmışlar. Erkekler normal giysileriyle fakat; en yeni en güzellerini giymişler. Kız çocukları da aynı renklerde üç etek giymişler, anne - kız bir örnek süslenmeleri ana - kız olduklarını bir çırpıda ifade ediyor...


Fotoğraf: Orhan Doruk


Mezarlığa tırmanışımız kahve kokularıyla harmanlanmış bir şekilde gerçekleşti. Davetli olduğumuz Çetin ailesinin mezar başına gelir gelmez, hemen yer gösterildi oturmamız için. Yerlere serili kilimlere oturur oturmaz da, taze kahveler tutuşturuldu elimize. Kahve faslını yazarken ben uzatıyor değilim! Saymadık fakat; 20-30 defa elimi kahve tepsisine doğru uzattığımı anımsıyorum. Mezar komşuları olan diğer akraba aileler de, fincan fincan kahve ikram ediyorlar. İkramı kabul etmemek ayıp sayıldığından, bir yudum içip kalan kahveyi çalı dibine döküvermek makul karşılanıyor. (Orhan, sunulan kahvenin tamamını içmemizin gerekmediği konusunda bizi önceden uyarmıştı.)


Fotoğraf: Orhan Doruk


Yarım saat kadar devam eden kahve cezve seremonisinden sonra, sıra çerez dağıtım faslına (fındık, fıstık, nohut, çekirdek, lokum, şeker, çikolata) geliyor. Genç kızlar ve gelinler, allı, yeşilli, morlu, mavili, turunculu üç etekli fistanları içinde çerez torbalarını dolaştırmaya başlıyorlar. Bazıları çerezlerini sepetlere koyup koluna takmış, gayet ahenkli dolaşıyor mezar aralarında. Sanki burası bir mezarlık değil şölen alanı. İlk gelenler konuşuyorlar mezarda yatan büyükleriyle. Hasbıhal faslı gayet normal, sanki yaşıyorlarmış gibi ölüleri. Ağlayıp zırlamaya, salya sümük ağıtlara rastlamadık hiç !

Mezar taşlarında kaz ayağı amblemi göze batıyordu, üçgen bir çatal sembol. Tam anlamını kavrayamasam da; Anlatılanlardan yola çıkarak kazların cennet katmanlarına en hafifçe uçabilen kanatlılar oluşu ve Sarı Kız efsanesiyle bir ilintisi olduğunu sanıyorum. Güller her yerde. Güller, mezarların baş imaresinde, toprağında, mermerinde, testinin ibiğinde. Güller her yerde, tombul gelinlerin kaftan kemerinde, genç kızların yemenisinde, güller her yerde, yaşlı ninelerin alınlığında, mezar taşlarının başucundaki cam kavanozdan vazoda... Güller ve hanımelleri, leylaklar ve şebboy çiçekleri. Her yer rengarenk çiçek şöleni. Mezarlık değil, çiçek bahçesi!

Güller başlarda, en yaşlı kadınların bile yaşmağının kıyıcığında pembe kırmızı bir gül. Dikkat ettim, Yaşlı kadınlar, nineler açılmış gül takmışlar, gençler daha tomurcuk güller iliştirmişler oyalı tülbent ve yemenilerine... Yaşlı ninelerde yaşmağın altında tam alnının ortasında düğüm olmuş bir bandana var. Bandananın özel bir adı var mı bilmiyorum. Sormayı unuttum! Öyle çok sorulacak şey vardı ki...


Fotoğraf: Orhan Doruk


Çerez faslı devam ederken ortalıkta bir hararet. Trafik hızlandı, bir taraftan yabancı oldukları konuşmalarından belli olan bir tv çekim ekibi habire çekim yapıyor. Diğer tarafta bir başka kameraya Fransızca konuşan Tuncay Kurtiz. Bildiğimiz kadarıyla, Tuncay Kurtiz'in küçük bir oteli varmış (Çamlıbel Köyünde) bu bölgede. Eline kamera kapan mezarlıklar arasında koşuşturup duruyor.


Fotoğraf: Orhan Doruk


Tepenin en üst bölümünde Uzun Dede adı ile anılan bir yatır mezarı vardı. U şeklinde üç metre kadar uzunluğundaki bu mezarın sağ tarafından başlanarak kenarlarda bulunan taşlardan en az biri -genellikle hepsi- öpülüp yüz sürülerek dolaşılıyor; başlangıç yerine gelince selam verilerek mezarın içine giriliyor, -mum yakmak isteyen mum yakıyor- duasını yapıp geri geri mezardan çıktığı bir ritüel saygı ile yerine getiriliyordu.

Çerez ikramından sonra sıra meyve suyu kola faslına geliyor. İçecek ikramı biter bitmez, hatta bitmeden hemen sofralar hazırlanıyor. Her mezarın konukları sofraya davet ediliyor. Yemekler etsiz hazırlanmış. Baharın hıdırellezi temsil eden ilk turfandalarından pişirilmiş zeytinyağlı piknik yemekleri.

Taze asma yaprağı sarması bol naneli, baklanın her türlüsü, ( rezeneli taze yeşil bakla salatası ve dereotlu iç bakla yemeği), bol domates soslu patates, biber kabak patlıcan kızartmaları, kaynatılmış yumurtalar, taze mayalanmış yoğurtlar, böreğin envai çeşidi, peynirlisi, otlusu, patateslisi, sütlüsü... Hele o iki santim kalınlığı olan yuvarlak saç ekmekleri yok muydu, ah o ne lezzetti!

Yer sofrasında yemeyi beceremediğim için ayaklarımı nereye koyacağımı bilemedim, Turgay hemen birkaç börek parçasıyla doyuverince, bayır aşağı kurulu olan sofra ve sofradaki o leziz kızartmalara uzattığım her bir çatal hamlesi Turgay tarafından adeta torpidolandı!


Fotoğraf: Orhan Doruk


Kurulan sofraların en önemli adeti (geleneği); komşu sofralardan konuk kabul etmek ve konuk gitmekmiş. Gelip geçerken herkes komşu sofradan bir yudum bile olsa mutlaka tatmalıymış. Yaşlı başlı insanlar hatır yapıp bastonlarına dayanarak zorluklarla komşu sofraları ziyaret ediyorlar bir adet zeytinyağlı dolma ile gönül almak için. Öğle saatlerinde yenilen yemekten sonra, sofralar aceleyle toplanıp hep beraber köyün yolu tutuluyor.


Fotoğraf: Orhan Doruk


Bu mezarlık töreni, ölüler ile dirilerin bir arada olabildiği son derece uygar bir törendi bana göre...

Ölümün çok uzaklarda olması gerekmediği duygusunu, gencecik yüreklere duyuran, her insanın aynı zamanda bir ölümlü olduğunu doğal bir ortamda yaşatan şapka çıkarılacak bir törendi. Henüz yeni doğmuş bebeklerini mezarlığa hangi kültürün insanı getirir acaba diyorum! Bazı felsefeleri anlatmaya çalışmak yaşamak kadar anlaşılır değil. Felsefe; yaşamayı beceremeyenlerin gürültüsü gibi gelir bana çoğu zaman! Bizim ekibin 34 günlük Hakan bebeği pusetinde hiçbir şey anlamasa da keyifliydi esnerken. Yeni doğmuş bebeğin taptaze yaşam soluğu, mezarların üzerinde dolaşan ölülerin soluğuyla denge içinde devinirken, akla gelmiyor felsefe üretmek.

Alevi Türkmenlerinin, ölü ile diri arasındaki bu saygın iletişimi sağlamaları beni yine aldı götürdü başka başka yerlere!

Uzakdoğu’da da yok muydu buna çok benzeyen ölüm merasimi? Çiçekler ve meyveler, gül yaprakları, portakal dilimleri, pirinç taneleri, kişniş tohumları...

Hangi inanç ve kültürden geliyor olursak olalım, bir yerlerde bir şeyler öyle güzel kesişiyor ki! Anlam aramak, neden niçin diye sorgulamak bile anlamsızlaşıyor.

Ölüler ve dirilere selam olsun.


Nurdan ÇAKIR TEZGİN



4113











   |   Hakkımızda    |    İletişim    |    Yasal Uyarı    |


    © FocaFoca.com tüm hakları saklıdır.   (03/2005)