Murat Mehmet UÐURLU
GECE DE YATMAZ GÜNDÜZ DE
Muhasebeden aldýðý taze paralarý iki elinin içinde sýkýca tutarak kalabalýktan uzaklaþtý. Geniþ kapýdan çýkar çýkmaz yüzünü duvara döndü, yere çömeldi, demir paralarý ceketin sað dýþ cebine döktü. Sað elinin beþ parmaðýný diline sürüp ýslattý ve kaðýt paralarý bir kez daha saydý yapýþýklarý yaprak yaprak ayýrarak. Kýtýr kýtýr eden paralar elinden kayýyordu. Sert ve kaygan banknotlarý ayný hizada tutmakta zorlandý. Birkaç kez düþürme tehlikesi atlattýysa da zar zor hepsini olduðu gibi ortasýndan katladý, kesesine yerleþtirdi. Anasýnýn askere giderken verdiði kesenin iplerini çekti, büzdü ve ceketinin iç cebinin dibine doðru itti. Çengelli iðneyi açtý, cebin aðzýna taktý. Ayaða kalktý, yüzünü duvardan ayýrmadan ceketinin iki yakasýný birleþtirdi, üç düðmeyi birden ilikledi.
Sýrtýný duvara dayayýp soluklandý. Eðildi pantolonunun paçalarýný silkeledi. Ceketinin iki yanýna sallayarak ellerini, ceketini de çýrptý. O ara bozuk paralar þangýrdadý, Yeni Camý’nýn yanýndaki dövme dondurmacýlar geldi aklýna. Ayrýldý Birliðin gölgesinden. Birkaç adýmdan sonra elini cebin üzerine götürdü ve keseyi kontrol etti. Ayaklarý yere deðmiyordu. Karadeniz üzerinden gelen serin esinti yüzünü yaladý ve heyecanýný körüklercesine yayýldý tenine, iþledi hücrelerine. Titrer gibi oldu, tüylerinin dikeldiðini hissetti.
Denize çevirdi yönünü. Ayaklarýnýn altýnda birbirine sürtünerek kayan çakýl taþlarý her adýmda ayný melodilerle þakýrdýyor, taþlardan sýcaklýk dalgalarý ile yansýyan ýþýnlar gözlerine vuruyordu. Gerçekle düþ arasý duygularla, çarþaf gibi uzayýp giden derin uykudaki engin maviliðe doðru yürüdü. Ayaklarýnýn altýndaki çakýl taþlarý gibi birbirini iterek dolanýyordu aklýnda düþünceler. Büyükçe, beyaz, dalgalarla oynaþmaktan cilalanmýþ bir taþý kestirdi gözüne. Uzaktan kolaçan etti taþýn durumunu, saðlam oturmuþtu çakýl taþlarýnýn arasýna. Birçok kiþinin aðýrlýðýný çektiði, sýrlarýna tanýklýk ettiði belli oluyordu. Ellerini iki yanýna sarkýttý dengesini bulacak þekilde, taþýn hizasýný yitirmeden yavaþça oturdu. Güneþ altýndaki taþ sýcacýktý, vücuduna yayýldý sýcaklýk, ikircim ve ürperti yüklü soðukluðun üzerini örttü. Ayaklarýný uzattý, bol iyotlu havadan derin bir nefes çekti. Aslýnda ne iyottu aklýndaki ne de deniz havasý almak. Sadece, koþuþturmaya baþlamadan önce, saklayacaðý ile kullanacaðý parasýný ayýrmak ve aklýný toparlamak için kýsacýk mola vermekti maksadý.
Oyalanacak zaman deðildi, akþam olmadan köye dönüp bahçede bitireceði iþleri vardý. Anasýnýn sitemini anýmsadý, “Yalýnýn bütün hesabýný bizim Hasan’a gördürmüþler galiba, jandarma zoruyla tutmuþlar oðlaný” demesini istemiyordu. Babasý onu kayýrýr, üstüne gelmezdi. Erkek olmasý nedeniyle oðlunun hýrpalanmasýna gönlü elvermezdi. Ýki oðlan, üç kýz çocuk babasýydý ve anasýnýn gözünde çocuklarýnýn yerine konmak zoruna gidiyordu. Bu tür sözleri duymamak için zamaný iyi kullanmak konusunda titiz davranýyordu. Ceketinin düðmelerini çözdü, cebini kapatan çengelli iðneyi açtý. Kesesini çýkardý, baðlarýný gevþetti ve paralarý avucunun içine aldý, birkaç kez sýkarak baskýdan yeni çýkmýþ gýcýr gýcýr eden tomara baktý iþtahlýca. Þapkasýný geri devirdi. Güneþ yanýðý yüzü ortaya çýktý, yanaklarýnda erken derinleþen çizgiler aydýnlandý, kirpikleri kapandý kapanacak feri kaçmýþ göz bebeklerinin üzerine. Alnýnda, iki kaþýnýn arasýnda beliren çizgilere kan oturdu, çizgilerin arasý sýradaðlar misali kabardý. Koptu dünyadan, pür dikkat banknotlara daldý.
Düzledi paralarý iki eliyle, yüzlük, ellilik, onluk ve beþlik sýrayla dizilmiþti. Yüzlükleri kýrýk yerlerinden katladý kesenin içine attý. Ellilikten ve onluktan bir miktar ayýrdý. Kalaný da katlayýp kesenin içine, yüzlüklerin yanýna koydu, keseyi sað iç cebine týktý. Ayýrdýklarýný birkaç kez üst üste ve yavaþ yavaþ saydý, iþlemin doðruluðundan emin olunca bu tomarý da ceketin sol iç cebine yerleþtirdi. Elindeki çengelli iðneyle tutturdu cebin aðzýný. Yaka cebinden çýkardýðý ikinci çengelli iðneyle de sað cebi tutturdu. Her iki cebin üstünde gezdirdi ellerini.
Kuþatýldýðý tanýdýk, bildik ve ilk kez duyduðu karmaþýk, tuhaf duygularla boðuþuyordu. Gerek ailesi, gerekse imecelerle günlerce sürmüþtü yorucu çalýþmalar. Dallara asýla asýla ve birem birem (birer birer) toplanmýþ teklemeler, üçlemeler ve topurlar. Harmanda günler ve gecelerce nöbet tutulmuþ yaðmur altýnda çürümesin diye kurutulurken. Güneþin alaca sýcaðýnda, çarþaflarýn gölgesine sýðýnan imecelerin ellerinde soyulmuþtu yüzlerce kilo fýndýk tek tek. Sonra tüccarýn gözüne, hükümetin aðzýna bakarak geçmiþti fiyat biçimi süreci. Çoluk çocuk sýrtlarýnda taþýmýþlar çuval çuval fýndýðý tepeleri, vadileri aþarak “oh” demeden, bir nefes soluklanmadan. Onca kiþinin geceli gündüzlü döktüðü alýn teri, göz nuru ile þuncaðýz þeyin takas edilmesi aðýrýna gidiyordu.
Zor kazanýp kolay harcamaya alýþkýn deðildi. Fýndýk veresiye aldýðý giyim, kuþam ve öteberinin parasýný verdikten sonra, kalanla evin çatýsýna teneke alacak, bu yýl borç yapmamaya bakacak þekilde harcayacaktý. Bu alýþveriþi, yýllýk hesabýný altüst ettiði için, kolaylýkla kabullenemiyordu. Bocalayýp duruyor, ikirciminden kurtulamadan dönüp duruyordu buruk bir coþkunun eþiðinde. Ýlk kez bir kerede elinden çýkaracaktý bu kadar parayý.
Çocuklara on iki yaþýndan önce saat, ortaokula baþlamadan takým elbise alýnmadýðý yýllardý. Büyüklerin de ulaþamayacaðý þeyler vardý elbette. Gerçi, sýnýrlý tüketim maddeleri; yol yok, otomobil yok benzin zammýný düþünsünler, elektrik yok beyaz eþya taksiti ödesinler. Günün koþullarýna göre yine de önemli gereksinmeler ve onlarý elde etmeyi engelleyen parasal ve geleneksel yasaklar vardý. Örneðin, damatlýktan baþka takým elbise, her yaný yama olmadan yeni iskarpin alamaz, lokantada yemek yiyemezlerdi. Takým elbise düðün ve bayramlarda, iskarpin Salý günleri de giyilebilirdi. Bir ömür nasýl baþlar ve nasýl biter gecesi gündüzü, ayý ve yýlý ile harfiyen bilinirdi. Yazýlý, belgeli olmayan ama büyük küçük herkes tarafýndan bilinen mevsimlerin çizdiði belirgin bir yaþam þeridi içindeydiler. Ürünlerini üç beþ kuruþ fazlasýna satmaktan ibaret olan küçük sürprizlerle karþýlaþmak bile dudak uçuklatýrdý.
Ne var ki uygarlýk denen ucubenin “demir aksamý” bollaþtýkça köylere kadar ulaþýyordu aðýr aksak da olsa. Geleneksel dirlik, düzen ve tüketim biçimini deðiþime, kendi düzenine uydurmaya zorluyordu köylüleri.
Hasan var olana da yetiþemiyor, kapalý ekonomi içinde yaþamakta bile darlýðýn, yoksulluðun sýkýntýsýný fazlasýyla çekiyordu. Senede bir kez ürün veren toprak, aile bütçelerinde günün gereksinmelerini karþýlayacak ekonomiyi yaratamýyordu ki, bir de yeniliklere ulaþsýn.
O günler evleri kuþatan, gönüllere canavar misali çöken radyo idi. Babalarýn, analarýn ve çocuklarýn en büyük düþleri evlerine transistorlu bir radyo alýp, anteni çatýya asmak, baþýnda toplanýp “acensleri” ve birbirinden içli þarkýlarý, türküleri dinlemekti. Dedelerden, ninelerden izin almadan kuruþ harcamaksa olasý deðildi. Asýverirler doran bacadan adamý; hem de ters çevirip bacaðýndan, baþ aþaðý...
Çevrenin tek radyosu karþý köyde Yunusun Ahmet’in evinde, pencerenin önündeydi. Sonuna kadar vakýf malý gibi kullanýr, herkes duysun diye sonuna kadar açardý sesi.
Oralarda köyler bir tepenin iki yamacýna kurulmuþlardýr.. Doðu yamaçta kocaman taflan aðaçlarýnýn gölgesine sýðýnmýþ evler, tepeyi aþýp batý yamaca geçince tarlalar ve bahçeler. Karþý köyde de aynen doðu yamaca evler, batý yamaca tarlalar. Radyolu ev ile Hasan’ýn tarlasý kuþ uçuþu altý, bilemedin yedi yüz metre. Elbette vadiyi inip çýkarsan kilometreyi aþar yol. Radyo sahibi de sonuna kadar açardý sesi ve her iki köye birden dinletirdi. Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün en sevilenlerdi. Köylülerin yaþlýsý, genci her ikisine de vurgundular.
Radyo o denli belirleyiciydi ki, batý yakasýnýn imeceleri dolup taþarken doðu yakasýnýn iþleri hep geri kalýyordu. Ýnek otlatmaya da illaki o yakaya gitmek istiyorduk. Bu seçim aileler içinde bile kavga, küskünlük ve çekiþme yaratabiliyordu.
Ýlçede de her kahvede yoktu radyo. Öðlenleri genel haberler önemliydi. Altmýþ Ýhtilali’nde radyolu kahvelerin önü miting alanýna dönerdi. Ayný kalabalýðýn biraz eksiðini Dünya Kupasý maçlarý olduðu zamanlarda görmüþtüm. Konuþmaya çalýþanlarýn sesi öfkeyle bastýrýlýrdý. Gözler unutulur sadece kulak kalýrdý insanlarda.
O yýl fýndýk mý bol oldu, radyo mu çok geldi maðazalara bilemiyorum. Her nasýl olduysa tüm engelleri geride býrakan Hasan, bir Salý akþamý þeleðinde radyo ile döndü eve. Çatýya çýkýldý anten asýldý, radyonun kulaðý büküldü ve lambasý yandý. Çatur çutur sesleri ile ibre aranmaya baþladý. Kýzýlca kýyamet koptu evde. Düðün bayram denilemezdi, eðlenceden çok meraklý bekleyiþ, “biz alamadýk” içlenmelerine benzer duygular aðýr basýyordu.Hasan’ýn durumu komþularýna göre zayýftý ama radyoyu onlardan önce almýþtý.
Haberi alan mahalleli, Hasan’ýn eþiði önünde toplanýp ol aný beklemeye koyuldular. Yaþlýlar, hatýrlýlar önceden girip mevki yerleri iþgal edip, birer bakýr tas dolusu ayranlarýný da içtiler. Radyonun garip istasyon arama sesi durmak bilmiyordu. Sonunda saz, söz karýþýk bir sesler duyuldu, dýþarýdakiler de içeri doluþtular. Evin içi doldu týklým týkýþ, radyoyu görebilenlerde ayrý bir keyif, sanki göz gözeler, radyonun içindekiler de onlarý görüyorlar. Hepsi birden kulak kesilmiþler, Nezahat Bayram’ý , Muzaffer Akgün’ü bekliyorlar, öte yandan radyonun içinde insan var mý, yok mu diye de tartýþýyorlardý.
O zamanlar radyo yayýnlarý belirli saatlerde yapýlýyor, devletin olanaklarý da yurttaþýndan çok deðil yani. Zenginler de henüz semirmemiþ. Oradan buradan týrtýklama aþamasýndalar, zar zor geçiniyorlar; akla gelmez dolaplar çevirmeyi, dolap döndürmekteki ustalýðý, sayýsýz katakulliyi, çok kazanmanýn yolunu, yöntemini öðrenmemiþler henüz.
Hasan, dizlerini büküp ayaklarýný almýþ, iki büklüm sofranýn üstüne koyduðu radyoya abanmýþ, düðmeyi bir saða, bir sola çevirip umudunu kovalar gibi koþturup duruyordu ibreyi. Kendisini, Muzaffer Akgün’ü bulmakla yükümlü tutuðundan istasyonlar arsýnda dolanýp duruyor ha buldum, ha bulacaðým diye arýyor da arýyordu.
Bahçeden ayrýlýrken Ahmet’in radyosunda Muzaffer Akgün söylüyordu, kendisininkinde ise bir erkek sesi týngýrdayýp duruyordu?
“Allah..Allah.. Güni Tarla’dan çýkarken, Ahmet’in radyosunda Muzaffer Akgün söylüyordu.” Deyip sinirlenme ile hüzünlenme arasýnda gidip geliyordu.
Kel Nuri sað elini þapkasýnýn altýna soktu, kelini kaþýmaya baþladý. Her zamanki zevzekliðini sergilemenin zamaný gelmiþ de geçiyordu. Biraz daha devirdi þapkayý, keli iyice çýktý ortaya. Sol gözünü kýstý, dudaklarýný araladý, “Yok, yok senin radyo Muzaffer Akgün’ün türküsünü bilmiyor” dedi.
Hasan gözünün yanýyla baktý, derin bir iç geçirdi. Kýzamýyordu Kel Nuri’ye, bu radyonun her türküyü bildiðinden o da kuþkuluydu. Tam adamýnýn aðzýna düþmüþtü. Boynundaki þah damarýnda dolanan kanýn atýþlarý gömleðinin yakasýna vuruyordu sanki.
Kinayeli sözlerini sürdürdü “Haftayý bekleme, git aldýðýn yere, böyleyken böyle, bu radyo þu þu türküleri bilmiyor de. Ya paraný geri al, ya da türkü bilen radyoyu versinler sana” dedi Kel Nuri.
Radyonun arama çubuðu Ankara’da, satan tüccarýn gösterdiði yerde. Peki ama neden Muzaffer Akgün deðil de baþkasý.
Karýsý, “Ýþine karýþmýþ olmayayým da, o adam söylesin biraz, belki de Muzaffer Akgün sýrasýný bekliyordur” dedi.
Bozuldu Hasan karýsýnýn iþine karýþmasýna, hem de onca insanýn içinde. Yorulmuþ, umutsuzluðun, çaresizliðin ve kandýrýlma duygusunun anaforuna kapýlmýþtý. Güya karýsýnýn sözüne göre davranmamýþ olmaktan gelerek ibreyi çevirmeyi bir süre daha sürdürdü. Ýbre bir kez daha yürüdü iki yan arasýnda, geri geldiðinde ses netleþti, çubuk durdu, sabitlendi. Sabýrsýz misafirler derin bir oh çekip, sessizliðe bürünüp, derin bir huþu içine girdiler.
Kehanette belirtildiði üzere, demir dil verip söylemeye baþladý.
Kel Nuri, nefretin, kýskançlýðýn bayaðýlýðýnda kývranýrken Hasan’ýn mahcupluðunu gördükçe de anýn keyfini sürüyordu. Dudaklarýný býyýklarý burnunun içine girene kadar kývýrdý, gözleri önce devrildi, ardýndan belerdi ve yüzü ekþidi. Sigarasýnýn oldukça uzamýþ külünü kat kat olan nasýrdan duyarsýzlaþmýþ olan avucunun içine döktü. Ekþi yüzünü iki yana salladý aðýr aðýr. “Yok yok, bu radyoda iþ yok ... gidip yerine teslim etmek lazým, tez elden” dedi, insanýn omuzlarýný çökerten, içini çürüten, öfkeyi nefretle harmanlatan sesiyle.
Hasan’ýn boðazlarýndaki damarlar þiþti, kan beynine yürüdü. Yine karýsýyla göz göze geldi, “aman uyma densize” dedi karýsýnýn göz bebekleri. Kocaman bir “Ya sabýr” çekti Hasan. Söyleyecek çok söz vardýr ya, radyo seçimindeki kusur kendisinindi. Nuri’nin uzayan diline karþýn onunki boðazýna kaçmýþtý. Yutkundu ve “iþte buldum türküyü, buna da þükür, Allah olmayanlara da versin “ dedi.
Birkaç naðmenin ardýndan biter Türkü. Arayýp dururken onu da kaçýrmýþlardýr. Sözcükleri tane tane sýralayan tok bir erkek sesi, boþ yere beklediniz Muzaffer Akgün’ü dercesine “Mustafa Geceyatmaz’dan türküler dinlediniz. Bugünkü programýmýz burada sona erdi.” anonsunu yapar.
Bu ses, içi cayýr cayýr yanan Gülüþan ninenin tepesine kaynar sularý boþaltýr. Kamburlaþmýþ sýrtýný ocaklýðýn taþ duvarlarýna dayamýþtý. Orta yerinden tuttuðu eþünle, sacayaða yasladýðý bayat ekmeði ateþte kýyýlayarak kýzartýyor, kopardýðý küçük tikeleri aðzýnda kalan son diþleriyle gevelerken, bir yandan da söylenip duruyordu; “Oðlan, bu yýlki fýndýðýn parasýný gitmiþ kaþýklýk kadar andýra yatýrmýþ” diye.
Odun alevlerinden yayýlan alazlarýn çizdiði harelerin titrek ýþýðýnda görünüp kayboldukça, üzerindeki hüzün ve acý izleri daha da belirginleþen ihtiyar kadýn; etini yitirmiþ, kemiðine yapýþmýþ derisi, asýrladýr yattýðý virane sandukasýndan çýkarýlarak oracýða oturtulmuþ, kara kuru, kakiti çýkmýþ bir mumyayý andýrýyordu. Köþesindeki loþluðun içine gömülmüþ olmasýna karþýn istim üstünde olduðu okunuyordu halinden. Zaten, Gülüþan nineyi yan gözle izleyenler de vardý; onun muhalefeti nasýl bertaraf edilmiþti de radyo alýnmýþtý sorusu, henüz yanýt bulmamýþtý ve ihtiyarýn patlamaya hazýr bekleyiþi meraklýlarýn bakýþlardan kaçmýyordu. “Açlýktan güllük (ahýrda hayvanlarýn altýna serilen ot) kaynatýp yedik” der, geçmiþte yaþadýklarý korkunç günlerin hortlamasýndan duyduðu endiþeyle, elde avuçta ne varsa deðerini bilmeye iliþkin öðütleri dilinden düþürmezdi.
Olan biteni illetli bir merakla izliyor, küçücük aletin yýllýk kazançlarýnýn büyükçe bölümünü alýp götürecek denli deðerli olmasýný anlayamýyordu. Bu “andýrýn”, bu kadar pahalý olmamasý gerektiðine hükmediyor, kandýrýldýklarýný, aldatýldýklarýný düþünüyordu. Beynini kemiren bu his, oðlunun mutluluðunu, mahallelinin varlýklýlarýna karþýn radyo sahibi olmasýnýn tadýný, gönencini ve sevincini paylaþmasýna izin vermiyordu. Aslýnda o da herkes gibi kimi gün yaralarýna tuz basan yanýk uzun havalarý, kimi gün gönlündeki coþkulara eþlik edecek neþeli türküleri bekliyordu. Belleðinin tozlu, küflü, örümcek aðlarýyla kaplý dehlizlerindeki labirentlerinde, mühürsüz kapýlar arkasýnda arþivlediði yok olmaya yüz tutmuþ bölük pörçük nadide antika anýlarýnýn, radyodan yükselen ezgilere tutunup gün ýþýðýna kavuþmasýný ve ayyuka çýkmasýný caný gönülden istiyordu. Aðýr aksak çýrpýnan yüreciðinde nice zamansýz ölümlerin, telafisiz kayýplarýn, paylaþýlmamýþ kabuksuz acýlarýn uç uca eklendiði çileli yýllarýn aðýlarý ve henüz parýltýlarýný yitirmemiþ tatlý anlarýn kutlanamamýþ þölenleri, yýðýnlar halinde biriktirilerek unutulmaya terk edilmiþ, öylece bekleþiyorlardý. Ýþte bu radyo denen marifet derdine derman, söyleyemediklerine tercüman olacaktý. O nedenledir ki, oðlunun seçimine çoktan razý olmuþtu ama meretin kendilerini rezil etmesine içerliyor, baþlarýna gelen uðursuzluða kahrediyordu.
Eþünün taþa sürtünüp ses çýkarmamasý için gösterdiði özene bakýlýrsa, kulaklarýný dikmiþ, büyük olasýlýkla Muzaffer Akgün’ün içli sesini duymak aþkýyla yanýyordu.
Duyduðu son sözler ona da vurdu indirici darbeyi, pöf diye patladý, söndü anýnda. Patlak un çuvalý üstüne bir þey düþtüðünde olduðu yeri nasýl tozu dumana boyarsa, içinde birikenlerin dýþarý tozuyup her yana saçýlmasýna engel olamadý. Gevþedi çenelerinin yorgun kaslarý, dilinin üstünde daðýlmýþ tikeyi yutamadan söze erdi tükürük birikmiþ dudaklarý. Sessizliðin içine doðru fýsýldar gibi ama herkesin duyduðu, asýrlarýn derinliðinden gelen yorgun, pörsümüþ, eprimiþ fakat direngenliðini korumakta ýsrarlý, otoriter ve isyankar sesiyle; sanki o anonsu biliyormuþ da bekliyormuþ gibi, anons biter bitmez, nerdeyse eþ zamanlý, “Mustafa, aldý bizim delinin yedi yüz lirasýný, gece de yatmaaaz, gündüz de” dedi.
Murat Mehmet UÐURLU
"Murat Mehmet UÐURLU" bütün yazýlarý için týklayýn...
Muhasebeden aldýðý taze paralarý iki elinin içinde sýkýca tutarak kalabalýktan uzaklaþtý. Geniþ kapýdan çýkar çýkmaz yüzünü duvara döndü, yere çömeldi, demir paralarý ceketin sað dýþ cebine döktü. Sað elinin beþ parmaðýný diline sürüp ýslattý ve kaðýt paralarý bir kez daha saydý yapýþýklarý yaprak yaprak ayýrarak. Kýtýr kýtýr eden paralar elinden kayýyordu. Sert ve kaygan banknotlarý ayný hizada tutmakta zorlandý. Birkaç kez düþürme tehlikesi atlattýysa da zar zor hepsini olduðu gibi ortasýndan katladý, kesesine yerleþtirdi. Anasýnýn askere giderken verdiði kesenin iplerini çekti, büzdü ve ceketinin iç cebinin dibine doðru itti. Çengelli iðneyi açtý, cebin aðzýna taktý. Ayaða kalktý, yüzünü duvardan ayýrmadan ceketinin iki yakasýný birleþtirdi, üç düðmeyi birden ilikledi.
Sýrtýný duvara dayayýp soluklandý. Eðildi pantolonunun paçalarýný silkeledi. Ceketinin iki yanýna sallayarak ellerini, ceketini de çýrptý. O ara bozuk paralar þangýrdadý, Yeni Camý’nýn yanýndaki dövme dondurmacýlar geldi aklýna. Ayrýldý Birliðin gölgesinden. Birkaç adýmdan sonra elini cebin üzerine götürdü ve keseyi kontrol etti. Ayaklarý yere deðmiyordu. Karadeniz üzerinden gelen serin esinti yüzünü yaladý ve heyecanýný körüklercesine yayýldý tenine, iþledi hücrelerine. Titrer gibi oldu, tüylerinin dikeldiðini hissetti.
Denize çevirdi yönünü. Ayaklarýnýn altýnda birbirine sürtünerek kayan çakýl taþlarý her adýmda ayný melodilerle þakýrdýyor, taþlardan sýcaklýk dalgalarý ile yansýyan ýþýnlar gözlerine vuruyordu. Gerçekle düþ arasý duygularla, çarþaf gibi uzayýp giden derin uykudaki engin maviliðe doðru yürüdü. Ayaklarýnýn altýndaki çakýl taþlarý gibi birbirini iterek dolanýyordu aklýnda düþünceler. Büyükçe, beyaz, dalgalarla oynaþmaktan cilalanmýþ bir taþý kestirdi gözüne. Uzaktan kolaçan etti taþýn durumunu, saðlam oturmuþtu çakýl taþlarýnýn arasýna. Birçok kiþinin aðýrlýðýný çektiði, sýrlarýna tanýklýk ettiði belli oluyordu. Ellerini iki yanýna sarkýttý dengesini bulacak þekilde, taþýn hizasýný yitirmeden yavaþça oturdu. Güneþ altýndaki taþ sýcacýktý, vücuduna yayýldý sýcaklýk, ikircim ve ürperti yüklü soðukluðun üzerini örttü. Ayaklarýný uzattý, bol iyotlu havadan derin bir nefes çekti. Aslýnda ne iyottu aklýndaki ne de deniz havasý almak. Sadece, koþuþturmaya baþlamadan önce, saklayacaðý ile kullanacaðý parasýný ayýrmak ve aklýný toparlamak için kýsacýk mola vermekti maksadý.
Oyalanacak zaman deðildi, akþam olmadan köye dönüp bahçede bitireceði iþleri vardý. Anasýnýn sitemini anýmsadý, “Yalýnýn bütün hesabýný bizim Hasan’a gördürmüþler galiba, jandarma zoruyla tutmuþlar oðlaný” demesini istemiyordu. Babasý onu kayýrýr, üstüne gelmezdi. Erkek olmasý nedeniyle oðlunun hýrpalanmasýna gönlü elvermezdi. Ýki oðlan, üç kýz çocuk babasýydý ve anasýnýn gözünde çocuklarýnýn yerine konmak zoruna gidiyordu. Bu tür sözleri duymamak için zamaný iyi kullanmak konusunda titiz davranýyordu. Ceketinin düðmelerini çözdü, cebini kapatan çengelli iðneyi açtý. Kesesini çýkardý, baðlarýný gevþetti ve paralarý avucunun içine aldý, birkaç kez sýkarak baskýdan yeni çýkmýþ gýcýr gýcýr eden tomara baktý iþtahlýca. Þapkasýný geri devirdi. Güneþ yanýðý yüzü ortaya çýktý, yanaklarýnda erken derinleþen çizgiler aydýnlandý, kirpikleri kapandý kapanacak feri kaçmýþ göz bebeklerinin üzerine. Alnýnda, iki kaþýnýn arasýnda beliren çizgilere kan oturdu, çizgilerin arasý sýradaðlar misali kabardý. Koptu dünyadan, pür dikkat banknotlara daldý.
Düzledi paralarý iki eliyle, yüzlük, ellilik, onluk ve beþlik sýrayla dizilmiþti. Yüzlükleri kýrýk yerlerinden katladý kesenin içine attý. Ellilikten ve onluktan bir miktar ayýrdý. Kalaný da katlayýp kesenin içine, yüzlüklerin yanýna koydu, keseyi sað iç cebine týktý. Ayýrdýklarýný birkaç kez üst üste ve yavaþ yavaþ saydý, iþlemin doðruluðundan emin olunca bu tomarý da ceketin sol iç cebine yerleþtirdi. Elindeki çengelli iðneyle tutturdu cebin aðzýný. Yaka cebinden çýkardýðý ikinci çengelli iðneyle de sað cebi tutturdu. Her iki cebin üstünde gezdirdi ellerini.
Kuþatýldýðý tanýdýk, bildik ve ilk kez duyduðu karmaþýk, tuhaf duygularla boðuþuyordu. Gerek ailesi, gerekse imecelerle günlerce sürmüþtü yorucu çalýþmalar. Dallara asýla asýla ve birem birem (birer birer) toplanmýþ teklemeler, üçlemeler ve topurlar. Harmanda günler ve gecelerce nöbet tutulmuþ yaðmur altýnda çürümesin diye kurutulurken. Güneþin alaca sýcaðýnda, çarþaflarýn gölgesine sýðýnan imecelerin ellerinde soyulmuþtu yüzlerce kilo fýndýk tek tek. Sonra tüccarýn gözüne, hükümetin aðzýna bakarak geçmiþti fiyat biçimi süreci. Çoluk çocuk sýrtlarýnda taþýmýþlar çuval çuval fýndýðý tepeleri, vadileri aþarak “oh” demeden, bir nefes soluklanmadan. Onca kiþinin geceli gündüzlü döktüðü alýn teri, göz nuru ile þuncaðýz þeyin takas edilmesi aðýrýna gidiyordu.
Zor kazanýp kolay harcamaya alýþkýn deðildi. Fýndýk veresiye aldýðý giyim, kuþam ve öteberinin parasýný verdikten sonra, kalanla evin çatýsýna teneke alacak, bu yýl borç yapmamaya bakacak þekilde harcayacaktý. Bu alýþveriþi, yýllýk hesabýný altüst ettiði için, kolaylýkla kabullenemiyordu. Bocalayýp duruyor, ikirciminden kurtulamadan dönüp duruyordu buruk bir coþkunun eþiðinde. Ýlk kez bir kerede elinden çýkaracaktý bu kadar parayý.
Çocuklara on iki yaþýndan önce saat, ortaokula baþlamadan takým elbise alýnmadýðý yýllardý. Büyüklerin de ulaþamayacaðý þeyler vardý elbette. Gerçi, sýnýrlý tüketim maddeleri; yol yok, otomobil yok benzin zammýný düþünsünler, elektrik yok beyaz eþya taksiti ödesinler. Günün koþullarýna göre yine de önemli gereksinmeler ve onlarý elde etmeyi engelleyen parasal ve geleneksel yasaklar vardý. Örneðin, damatlýktan baþka takým elbise, her yaný yama olmadan yeni iskarpin alamaz, lokantada yemek yiyemezlerdi. Takým elbise düðün ve bayramlarda, iskarpin Salý günleri de giyilebilirdi. Bir ömür nasýl baþlar ve nasýl biter gecesi gündüzü, ayý ve yýlý ile harfiyen bilinirdi. Yazýlý, belgeli olmayan ama büyük küçük herkes tarafýndan bilinen mevsimlerin çizdiði belirgin bir yaþam þeridi içindeydiler. Ürünlerini üç beþ kuruþ fazlasýna satmaktan ibaret olan küçük sürprizlerle karþýlaþmak bile dudak uçuklatýrdý.
Ne var ki uygarlýk denen ucubenin “demir aksamý” bollaþtýkça köylere kadar ulaþýyordu aðýr aksak da olsa. Geleneksel dirlik, düzen ve tüketim biçimini deðiþime, kendi düzenine uydurmaya zorluyordu köylüleri.
Hasan var olana da yetiþemiyor, kapalý ekonomi içinde yaþamakta bile darlýðýn, yoksulluðun sýkýntýsýný fazlasýyla çekiyordu. Senede bir kez ürün veren toprak, aile bütçelerinde günün gereksinmelerini karþýlayacak ekonomiyi yaratamýyordu ki, bir de yeniliklere ulaþsýn.
O günler evleri kuþatan, gönüllere canavar misali çöken radyo idi. Babalarýn, analarýn ve çocuklarýn en büyük düþleri evlerine transistorlu bir radyo alýp, anteni çatýya asmak, baþýnda toplanýp “acensleri” ve birbirinden içli þarkýlarý, türküleri dinlemekti. Dedelerden, ninelerden izin almadan kuruþ harcamaksa olasý deðildi. Asýverirler doran bacadan adamý; hem de ters çevirip bacaðýndan, baþ aþaðý...
Çevrenin tek radyosu karþý köyde Yunusun Ahmet’in evinde, pencerenin önündeydi. Sonuna kadar vakýf malý gibi kullanýr, herkes duysun diye sonuna kadar açardý sesi.
Oralarda köyler bir tepenin iki yamacýna kurulmuþlardýr.. Doðu yamaçta kocaman taflan aðaçlarýnýn gölgesine sýðýnmýþ evler, tepeyi aþýp batý yamaca geçince tarlalar ve bahçeler. Karþý köyde de aynen doðu yamaca evler, batý yamaca tarlalar. Radyolu ev ile Hasan’ýn tarlasý kuþ uçuþu altý, bilemedin yedi yüz metre. Elbette vadiyi inip çýkarsan kilometreyi aþar yol. Radyo sahibi de sonuna kadar açardý sesi ve her iki köye birden dinletirdi. Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün en sevilenlerdi. Köylülerin yaþlýsý, genci her ikisine de vurgundular.
Radyo o denli belirleyiciydi ki, batý yakasýnýn imeceleri dolup taþarken doðu yakasýnýn iþleri hep geri kalýyordu. Ýnek otlatmaya da illaki o yakaya gitmek istiyorduk. Bu seçim aileler içinde bile kavga, küskünlük ve çekiþme yaratabiliyordu.
Ýlçede de her kahvede yoktu radyo. Öðlenleri genel haberler önemliydi. Altmýþ Ýhtilali’nde radyolu kahvelerin önü miting alanýna dönerdi. Ayný kalabalýðýn biraz eksiðini Dünya Kupasý maçlarý olduðu zamanlarda görmüþtüm. Konuþmaya çalýþanlarýn sesi öfkeyle bastýrýlýrdý. Gözler unutulur sadece kulak kalýrdý insanlarda.
O yýl fýndýk mý bol oldu, radyo mu çok geldi maðazalara bilemiyorum. Her nasýl olduysa tüm engelleri geride býrakan Hasan, bir Salý akþamý þeleðinde radyo ile döndü eve. Çatýya çýkýldý anten asýldý, radyonun kulaðý büküldü ve lambasý yandý. Çatur çutur sesleri ile ibre aranmaya baþladý. Kýzýlca kýyamet koptu evde. Düðün bayram denilemezdi, eðlenceden çok meraklý bekleyiþ, “biz alamadýk” içlenmelerine benzer duygular aðýr basýyordu.Hasan’ýn durumu komþularýna göre zayýftý ama radyoyu onlardan önce almýþtý.
Haberi alan mahalleli, Hasan’ýn eþiði önünde toplanýp ol aný beklemeye koyuldular. Yaþlýlar, hatýrlýlar önceden girip mevki yerleri iþgal edip, birer bakýr tas dolusu ayranlarýný da içtiler. Radyonun garip istasyon arama sesi durmak bilmiyordu. Sonunda saz, söz karýþýk bir sesler duyuldu, dýþarýdakiler de içeri doluþtular. Evin içi doldu týklým týkýþ, radyoyu görebilenlerde ayrý bir keyif, sanki göz gözeler, radyonun içindekiler de onlarý görüyorlar. Hepsi birden kulak kesilmiþler, Nezahat Bayram’ý , Muzaffer Akgün’ü bekliyorlar, öte yandan radyonun içinde insan var mý, yok mu diye de tartýþýyorlardý.
O zamanlar radyo yayýnlarý belirli saatlerde yapýlýyor, devletin olanaklarý da yurttaþýndan çok deðil yani. Zenginler de henüz semirmemiþ. Oradan buradan týrtýklama aþamasýndalar, zar zor geçiniyorlar; akla gelmez dolaplar çevirmeyi, dolap döndürmekteki ustalýðý, sayýsýz katakulliyi, çok kazanmanýn yolunu, yöntemini öðrenmemiþler henüz.
Hasan, dizlerini büküp ayaklarýný almýþ, iki büklüm sofranýn üstüne koyduðu radyoya abanmýþ, düðmeyi bir saða, bir sola çevirip umudunu kovalar gibi koþturup duruyordu ibreyi. Kendisini, Muzaffer Akgün’ü bulmakla yükümlü tutuðundan istasyonlar arsýnda dolanýp duruyor ha buldum, ha bulacaðým diye arýyor da arýyordu.
Bahçeden ayrýlýrken Ahmet’in radyosunda Muzaffer Akgün söylüyordu, kendisininkinde ise bir erkek sesi týngýrdayýp duruyordu?
“Allah..Allah.. Güni Tarla’dan çýkarken, Ahmet’in radyosunda Muzaffer Akgün söylüyordu.” Deyip sinirlenme ile hüzünlenme arasýnda gidip geliyordu.
Kel Nuri sað elini þapkasýnýn altýna soktu, kelini kaþýmaya baþladý. Her zamanki zevzekliðini sergilemenin zamaný gelmiþ de geçiyordu. Biraz daha devirdi þapkayý, keli iyice çýktý ortaya. Sol gözünü kýstý, dudaklarýný araladý, “Yok, yok senin radyo Muzaffer Akgün’ün türküsünü bilmiyor” dedi.
Hasan gözünün yanýyla baktý, derin bir iç geçirdi. Kýzamýyordu Kel Nuri’ye, bu radyonun her türküyü bildiðinden o da kuþkuluydu. Tam adamýnýn aðzýna düþmüþtü. Boynundaki þah damarýnda dolanan kanýn atýþlarý gömleðinin yakasýna vuruyordu sanki.
Kinayeli sözlerini sürdürdü “Haftayý bekleme, git aldýðýn yere, böyleyken böyle, bu radyo þu þu türküleri bilmiyor de. Ya paraný geri al, ya da türkü bilen radyoyu versinler sana” dedi Kel Nuri.
Radyonun arama çubuðu Ankara’da, satan tüccarýn gösterdiði yerde. Peki ama neden Muzaffer Akgün deðil de baþkasý.
Karýsý, “Ýþine karýþmýþ olmayayým da, o adam söylesin biraz, belki de Muzaffer Akgün sýrasýný bekliyordur” dedi.
Bozuldu Hasan karýsýnýn iþine karýþmasýna, hem de onca insanýn içinde. Yorulmuþ, umutsuzluðun, çaresizliðin ve kandýrýlma duygusunun anaforuna kapýlmýþtý. Güya karýsýnýn sözüne göre davranmamýþ olmaktan gelerek ibreyi çevirmeyi bir süre daha sürdürdü. Ýbre bir kez daha yürüdü iki yan arasýnda, geri geldiðinde ses netleþti, çubuk durdu, sabitlendi. Sabýrsýz misafirler derin bir oh çekip, sessizliðe bürünüp, derin bir huþu içine girdiler.
Kehanette belirtildiði üzere, demir dil verip söylemeye baþladý.
Kel Nuri, nefretin, kýskançlýðýn bayaðýlýðýnda kývranýrken Hasan’ýn mahcupluðunu gördükçe de anýn keyfini sürüyordu. Dudaklarýný býyýklarý burnunun içine girene kadar kývýrdý, gözleri önce devrildi, ardýndan belerdi ve yüzü ekþidi. Sigarasýnýn oldukça uzamýþ külünü kat kat olan nasýrdan duyarsýzlaþmýþ olan avucunun içine döktü. Ekþi yüzünü iki yana salladý aðýr aðýr. “Yok yok, bu radyoda iþ yok ... gidip yerine teslim etmek lazým, tez elden” dedi, insanýn omuzlarýný çökerten, içini çürüten, öfkeyi nefretle harmanlatan sesiyle.
Hasan’ýn boðazlarýndaki damarlar þiþti, kan beynine yürüdü. Yine karýsýyla göz göze geldi, “aman uyma densize” dedi karýsýnýn göz bebekleri. Kocaman bir “Ya sabýr” çekti Hasan. Söyleyecek çok söz vardýr ya, radyo seçimindeki kusur kendisinindi. Nuri’nin uzayan diline karþýn onunki boðazýna kaçmýþtý. Yutkundu ve “iþte buldum türküyü, buna da þükür, Allah olmayanlara da versin “ dedi.
Birkaç naðmenin ardýndan biter Türkü. Arayýp dururken onu da kaçýrmýþlardýr. Sözcükleri tane tane sýralayan tok bir erkek sesi, boþ yere beklediniz Muzaffer Akgün’ü dercesine “Mustafa Geceyatmaz’dan türküler dinlediniz. Bugünkü programýmýz burada sona erdi.” anonsunu yapar.
Bu ses, içi cayýr cayýr yanan Gülüþan ninenin tepesine kaynar sularý boþaltýr. Kamburlaþmýþ sýrtýný ocaklýðýn taþ duvarlarýna dayamýþtý. Orta yerinden tuttuðu eþünle, sacayaða yasladýðý bayat ekmeði ateþte kýyýlayarak kýzartýyor, kopardýðý küçük tikeleri aðzýnda kalan son diþleriyle gevelerken, bir yandan da söylenip duruyordu; “Oðlan, bu yýlki fýndýðýn parasýný gitmiþ kaþýklýk kadar andýra yatýrmýþ” diye.
Odun alevlerinden yayýlan alazlarýn çizdiði harelerin titrek ýþýðýnda görünüp kayboldukça, üzerindeki hüzün ve acý izleri daha da belirginleþen ihtiyar kadýn; etini yitirmiþ, kemiðine yapýþmýþ derisi, asýrladýr yattýðý virane sandukasýndan çýkarýlarak oracýða oturtulmuþ, kara kuru, kakiti çýkmýþ bir mumyayý andýrýyordu. Köþesindeki loþluðun içine gömülmüþ olmasýna karþýn istim üstünde olduðu okunuyordu halinden. Zaten, Gülüþan nineyi yan gözle izleyenler de vardý; onun muhalefeti nasýl bertaraf edilmiþti de radyo alýnmýþtý sorusu, henüz yanýt bulmamýþtý ve ihtiyarýn patlamaya hazýr bekleyiþi meraklýlarýn bakýþlardan kaçmýyordu. “Açlýktan güllük (ahýrda hayvanlarýn altýna serilen ot) kaynatýp yedik” der, geçmiþte yaþadýklarý korkunç günlerin hortlamasýndan duyduðu endiþeyle, elde avuçta ne varsa deðerini bilmeye iliþkin öðütleri dilinden düþürmezdi.
Olan biteni illetli bir merakla izliyor, küçücük aletin yýllýk kazançlarýnýn büyükçe bölümünü alýp götürecek denli deðerli olmasýný anlayamýyordu. Bu “andýrýn”, bu kadar pahalý olmamasý gerektiðine hükmediyor, kandýrýldýklarýný, aldatýldýklarýný düþünüyordu. Beynini kemiren bu his, oðlunun mutluluðunu, mahallelinin varlýklýlarýna karþýn radyo sahibi olmasýnýn tadýný, gönencini ve sevincini paylaþmasýna izin vermiyordu. Aslýnda o da herkes gibi kimi gün yaralarýna tuz basan yanýk uzun havalarý, kimi gün gönlündeki coþkulara eþlik edecek neþeli türküleri bekliyordu. Belleðinin tozlu, küflü, örümcek aðlarýyla kaplý dehlizlerindeki labirentlerinde, mühürsüz kapýlar arkasýnda arþivlediði yok olmaya yüz tutmuþ bölük pörçük nadide antika anýlarýnýn, radyodan yükselen ezgilere tutunup gün ýþýðýna kavuþmasýný ve ayyuka çýkmasýný caný gönülden istiyordu. Aðýr aksak çýrpýnan yüreciðinde nice zamansýz ölümlerin, telafisiz kayýplarýn, paylaþýlmamýþ kabuksuz acýlarýn uç uca eklendiði çileli yýllarýn aðýlarý ve henüz parýltýlarýný yitirmemiþ tatlý anlarýn kutlanamamýþ þölenleri, yýðýnlar halinde biriktirilerek unutulmaya terk edilmiþ, öylece bekleþiyorlardý. Ýþte bu radyo denen marifet derdine derman, söyleyemediklerine tercüman olacaktý. O nedenledir ki, oðlunun seçimine çoktan razý olmuþtu ama meretin kendilerini rezil etmesine içerliyor, baþlarýna gelen uðursuzluða kahrediyordu.
Eþünün taþa sürtünüp ses çýkarmamasý için gösterdiði özene bakýlýrsa, kulaklarýný dikmiþ, büyük olasýlýkla Muzaffer Akgün’ün içli sesini duymak aþkýyla yanýyordu.
Duyduðu son sözler ona da vurdu indirici darbeyi, pöf diye patladý, söndü anýnda. Patlak un çuvalý üstüne bir þey düþtüðünde olduðu yeri nasýl tozu dumana boyarsa, içinde birikenlerin dýþarý tozuyup her yana saçýlmasýna engel olamadý. Gevþedi çenelerinin yorgun kaslarý, dilinin üstünde daðýlmýþ tikeyi yutamadan söze erdi tükürük birikmiþ dudaklarý. Sessizliðin içine doðru fýsýldar gibi ama herkesin duyduðu, asýrlarýn derinliðinden gelen yorgun, pörsümüþ, eprimiþ fakat direngenliðini korumakta ýsrarlý, otoriter ve isyankar sesiyle; sanki o anonsu biliyormuþ da bekliyormuþ gibi, anons biter bitmez, nerdeyse eþ zamanlý, “Mustafa, aldý bizim delinin yedi yüz lirasýný, gece de yatmaaaz, gündüz de” dedi.
Murat Mehmet UÐURLU
"Murat Mehmet UÐURLU" bütün yazýlarý için týklayýn...
