Sedat YALÇIN
Eski bayramlar gerçekten daha mý güzeldi?
Televizyonda her bayramda yapýlan söyleþilerde hep eski bayramlar þöyle nezihti,böyle hoþtu gibi anlatýlar dileriz. Ellili-altmýþlý yýllarý yaþamýþ biri olarak hayrete düþmekteyim; acaba bu bahsedilen bayramlar padiþah dönemlerine mi aitti diye düþünmeden edemiyorum. Abartmayý seven bir yapýmýz var millet olarak sanýrým. Ýstanbul’ da yaþamayanlar bu anlatýlanlarý dinledikleri zaman “vay be Ýstanbul’da bayramlar ne güzel yaþanýrmýþ” dediklerini duyar gibiyim. Benim de çocukluðum, gençliðim Ýstanbul’un küçük bir mahallesinde geçti. Acaba baþka bir Ýstanbul’dan mý bahsediliyor diyorum kendi kendime. Ayfer Tunç hanýmefendinin “Bir maniniz yoksa anneler size gelecek” adlý kitabýnda 1970’li yýllarýn yaþamýndan çok güzel kesitlerini hepimiz okumuþuzdur sanýrým.
Neyse ben de kendi bayram hatýralarýmý sizlerle paylaþayým.
Efendim, insanlarýn bu kadar abarttýðý kadar bir hoþluk içerisinde hiç olmazdýk. Bayramlar bugünkünden farklý deðildi. Bence tek fark imkansýzlýklarýn yaþandýðý bu yýllarda bayramlarda imkanlarýn zorlanmasýndan baþka bir þey deðildi. Örneklersek eðer; Bayram týraþý denilen olay çok daha eskilere dayanýrmýþ. Daha eskiden, yokluk yýllarýnýn çok daha etkili olduðu yýllarda, insanlar ancak bayramdan bayrama týraþ olabilirlermiþ. Bayram týraþý deyimi o yýllardan kalma olsa gerek. 50-60’lý yýllarda o kadar olmasa bile gene de sýk sýk berbere gidilmezdi. Sebebi de malum; maddi yetersizlik.
Keza bayramlýk kýyafet olayý da ayný þekilde idi. Ýnsanlarýn yeni ayakkabý almalarý ancak ayakkabýlarýnýn tamiri (gizli pençe denilen tabanýnýn deðiþtirilmesi, topuklarýn deðiþimi, topuklara kabara çakýlmasý) artýk olanaksýzlaþtýðý zaman gerçekleþebilirdi. Elbiseler, ceketler, pantolonlar iyice eskiyinceye kadar kullanýlýr, yýrtýlýnca ördürülerek tekrar be tekrar giyilirdi. O zamanlar mahallelerde örücüler vardý. Yýrtýlan elbiseleri makinasý ile itina ile tamir ederlerdi. Tabii gene de belli olurdu tamir yeri ne kadar itina ile yapýlýrsa yapýlsýn. O yýllarda konfeksiyon bu kadar geliþmemiþti. Mahalle terzileri sanatlarýný konuþtururlardý. Böyle bir ortamda bayramda çocuklara alýnan yeni her þeyin çok deðerli olarak görülmesi gayet doðaldý. Yokluklarýn yarattýðý, bayramda yeni ayakkabý veya elbise sahibi olma sevincinden baþka bir þey deðildi bayram sevinci.
Bayramlarda yapýlan börek, kadayýf, baklava evlerde annelerimiz, ninelerimiz tarafýndan imal edilirdi. Zaten dýþarýdan almak dediðim gibi maddi açýdan insanlarýn olanaklarý haricindeydi ve de yaygýn deðildi. Keza bayram ziyaretlerinde genellikle kaðýtlý þeker, akide þekeri, badem þekeri veya lokum ikram edilirdi. Sýk sýk da özellikle yazýn limonata baþlýca içecek olurdu. Çikolata nadirattan ve kýymetli idi; bayramda her çocuða kýsmet olmazdý çikolata tatmak. Hediye olarak mendil verilirdi genellikle. Maddi durumu iyi olanlar ise mendilin içerisinde harçlýk verirlerdi.. Biraz hali vakti yerinde olanlarýn bayram ikramý likör ve yanýnda çikolata olurdu.
Çocuklarýn bayram eðlencesi sokakta oynamaktý. Çocuklar için eðlence aþaðýda anlatacaðým þekilde yaþanýrdý çoðu kez. Bu anlatacaklarým sadece bayrama has olmayýp her gün veya iki, üç günde bir yaþanýlan gündelik olaylardý. Bayramda biraz daha sýk olarak mahallelerden geçerlerdi tabii ki.
Macuncularýmýz vardý. Macuncunun mahalleye geldiðini zurna veya klarnet sesinden anlardýk. Eritilmiþ þekerin boyanmasý ile yapýlmýþ macun þeklinde bir tür þekerleme olan macunlarý macuncu bir tahta çubuða elindeki tornavida ile rengarenk macunlarý dolayýp bizlere satardý. Çoðu kez macuncunun elinde bir zurna veya klarnet olurdu, sokak baþýnda durur bir iki melodi çalardý. Arkasýndan elma þekeri ve horoz þekeri satan þekerci dolaþmaya baþlardý. Simitçileri saymýyorum onlar bugün de varlýklarýný hala sürdürebiliyorlar. Günümüzde de devam eden kaðýt helva, pamuk helva satýcýlarý da mahallenin müdavimlerindendi.
Sanýrým en ilginci ayý oynatan çingenelerdi. Ayý oynatýcýlarý çocuklarýn en fazla ilgisini çeken göstericilerdi. Çoðu çingenelerden oluþan ayý oynatýcýlarý arkalarýnda bir sürü çocuk ile mahalleye girerler ve tam sokaðýn orta kesiminde sanatýný göstermeye baþlarlardý. O dönemde hayvan haklarý olmadýðýndan (!) zavallý ayýlar burnundaki halkayý çeken çingene tarafýndan zorla ayaða kaldýrýlarak iki ayaðý üzerinde hareket etmesi saðlanýr; bu arada oynatýcý def’ini çalarak þarký söylerdi. Hadi bakalým “Ayþe teyze hamamda nasýl bayýlýr” deyip hayvaný sýrt üstü yere yatýrýr, ”Ayþe teyzem hamamda nasýl oynar“ deyip hayvaný iki ayak üzerinde saða sola hareket ettirir ve zýplattýrýrdý. Tabii bu iþlemi zavallý hayvanýn burnundaki halkayý çekerek, acý verdirerek saðlardý. Hiç unutamadýðým bir anýmda sýrtý aðrýyanlar yere yatar ayý iki ayaðý ile sýrtýný ezer, yatan kiþi “oh, kulunçlarýma iyi geldi“ derdi. Daha sonra günün sevilen þarkýlarýný söyleyen mahalle þarkýcýlarý mahalleye gelirdi. Köþede durur þarký söylemeye baþlar sonra elinde þarký sözlerinin yazýldýðý kaðýtlarý satmaya çalýþýrdý. Bayramda mahallenin postacýsý, bekçisi, çöpçüsü en iyi kýyafetlerini giyerek kapýlarý çalar ve bahþiþ toplamaya baþlarlardý; ama bunlar biz çocuklarýn ilgisini hiç çekmezdi. Öyle atlý karýnca, dönme dolap her yerde yoktu. Ýstanbul’da sayýlý yerlerde kurulurdu. Ancak o civara yakýn olanlar çocuklarýný oraya götürebilirlerdi. Örneðin Ýstanbul’un Kadýköy yakasýnda Kuþdili denilen mevkide vardý bu tür etkinlikler. Ýstanbul’un Avrupa yakasýný hiç mi hiç bilmezdik. Büyük kentte yaþamanýn bir ayrýcalýðý olarak sinemaya götürürlerdi bizleri, annelerimiz babalarýmýz bize uygun filmler olunca tabii. Ýþte biz çocuklarý tüm eðlencesi bunlardý. Sinemaya gitmek, macun þekeri, kaðýt helva, pamuk helva, simit ve halka satýcýlarý, þarký sözü satanlar, ayý oynatýcýlarý sadece bayramlara has deðildi; her zaman gözlenirdi bunu da tekrar belirtmekte yarar var. Tabii bayramlarda daha sýk dolaþýrlardý.
Ýstanbul’da ulaþým zor olduðundan bayram ziyaretine uzak yerlerdeki akrabalarýmýza gidemezdik, hele Avrupa yakasýndakilere gitmek çok seyrek olurdu. Yollarda trafik sýkýþýklýðý söz konusu deðildi ama ulaþým araçlarý çok kýsýtlý idi. Halk en çok tramvaylarý kullanýrdý. Tramvay güzergahlarý da belli ana yollarý takip ettiðinden her yere ulaþmak zor olurdu. Minibüs ve dolmuþ az sayýdaydý. Damalý taksilere ise halk pek kolaylýkla binemezdi. Ýnsanlar zaten genellikle belli bir çevrenin dýþýna pek çýkmazlardý. Sanki herkesin belli bir mahallesi vardý ve oraya aitti. Bayram ziyaretleri, insanlarý çevrelerinin dýþýna çýkmaya zorladýðý zamanlar olduðundan, biz çocuklar için, bir yere gitmek heyecan verici olurdu. Komþuluk iliþkileri sayý azlýðýndan dolayý mecburen daha sýcak olmak zorundaydý. Her gün mahallede birbirlerini gören, tanýyan insanlarýn bayramlarda birbirlerini ziyarete gitmelerinden daha doðal bir þey olamazdý; fazla bir seçenekleri de yoktu insanlarýn. Televizyonda anlatýlanlar o dönemin maddi olanaklarý fazla olanlarýn yaþadýklarý olsa gerek. Büyük bir çoðunluk anlattýðým þartlarda bayramlarý kutlardý.
O dönemde telefon yaygýn olmadýðýndan bayram tebrikleri, veya kartpostallar el yazýsýyla –dolmakalemle- itina ile yazýlýr (zaten tükenmez kalem o zamanlar henüz yoktu) ve bayramdan çok önce postaya verilirdi. Babamýn, annemin yazdýðý bu tebrikleri postahaneye götürmek bizlerin görevi idi. En büyük zevkimiz eve gelen tebrik kartlarýný beklemek ve okumak olurdu; hele kendi adýmýza geldiði zaman bir baþka hissederdik kendimizi. Mahallemizin postacý amcasýný beklerdik her gün ayný saatte. Belki artýk adam yerine konduðumuzun, belki de büyüdüðümüzün bir iþaretiydi bizim için adýmýza tebrik, mektup, kart gelmesi. O zaman küçük tebrik kartlarý modaydý (boyutlarý kredi kartlarýndan biraz fazla düz beyaz kartondan yapýlmýþ, ayný boyutta zarflarý olan kartlar), gençler ise daha çok kartpostallarý tercih ederlerdi.
Çocuklar için en güzel olan serbestçe mahallede arkadaþlarý ile oynayabilmekti. Oyun alanlarý yani bomboþ kocaman arsalar etrafta dolu idi. Yani her yer oyun sahasý idi bizler için. O dönemlerin en güzel, en aranan yönü bu tarafýydý sanýrým. Her yaþ gurubundan çocuðun hep birlikte oynadýklarý, iliþkilerin bugünkünden çok daha ileri olduðu zamanlar. Abilik ve ablalýk kavramlarýnýn tam anlamýyla yaþandýðý yýllar. Arkadaþlýklarýn çok daha candan yaþandýðý, paylaþýmýn çok daha ileri düzeyde olduðu bu yýllarda topu olanýn tek ayrýcalýðý kendi takýmýný kurabilme hakkýný kazanmasýydý. Zaten hemen hemen mahallelerdeki aileler arasýnda hayat standardý birbirlerine çok benzerdi; arada büyük uçurumlar yoktu. Bisiklet sahibi olmak en büyük hayalimizdi. Bayramlarda toplanan harçlýklarla bisiklet kiralamak bir diðer eðlenceli olaydý. O zaman bahçeli evlerimizde yetiþen meyveleri gizlice toplayýp yemek ayrý bir heyecan verirdi bizlere. Bahçe olgusu, toprakla, çayýr, çimenle haþýr neþir olmak kentli çocuklar için aranýp da bulunmaz bir nimetti. Tabii tüm bunlarýn bayramla bir ilgisi yok ama gene de deðinmeden geçemedim.
Eski ramazanlar içinde anlatýlanlarý da hiç yaþayamadýk. Belki bizim Ýstanbul’un Asya yakasýnda oturmamýzdan kaynaklanýyor olabilir. Ramazanda radyodan Karagöz Hacivat dinlemek tek eðlencemizdi. O da radyo parazit yapmazsa tabii.
Yani Türkçesi bugün geriye dönüp baktýðýmda bayramlarýn çok sade bir þekilde kutlanmýþ olduðudur. Yanýlmýyorsam asýl özlem duyulan bayramlar deðil, yaþanýlan o yaþ devreleridir. Çocukluk, gençlik çaðlarýna duyulan özlemin baþka bir tarzda ifadesi olsa gerek. Ballandýra ballandýra anlatýlanlar aslýnda bayramlar deðil çocukluk ve gençlik yýllarýnýn o heyecanlarý. Ýnsan zihni burada da kendi kendine yalan söylemeyi becerebiliyor. Televizyonlarda anlatýlanlarý dinleyenlerin zihninde o eski devirler adeta ulaþýlmaz, efsunlu (sihirli) özellikler çaðrýþtýrýyor. Ben de acaba baþka bir Ýstanbul daha mý var diye þaþýrýp kalýyorum.
Sedat YALÇIN
syalcin50@yahoo.com
Televizyonda her bayramda yapýlan söyleþilerde hep eski bayramlar þöyle nezihti,böyle hoþtu gibi anlatýlar dileriz. Ellili-altmýþlý yýllarý yaþamýþ biri olarak hayrete düþmekteyim; acaba bu bahsedilen bayramlar padiþah dönemlerine mi aitti diye düþünmeden edemiyorum. Abartmayý seven bir yapýmýz var millet olarak sanýrým. Ýstanbul’ da yaþamayanlar bu anlatýlanlarý dinledikleri zaman “vay be Ýstanbul’da bayramlar ne güzel yaþanýrmýþ” dediklerini duyar gibiyim. Benim de çocukluðum, gençliðim Ýstanbul’un küçük bir mahallesinde geçti. Acaba baþka bir Ýstanbul’dan mý bahsediliyor diyorum kendi kendime. Ayfer Tunç hanýmefendinin “Bir maniniz yoksa anneler size gelecek” adlý kitabýnda 1970’li yýllarýn yaþamýndan çok güzel kesitlerini hepimiz okumuþuzdur sanýrým.
Neyse ben de kendi bayram hatýralarýmý sizlerle paylaþayým.
Efendim, insanlarýn bu kadar abarttýðý kadar bir hoþluk içerisinde hiç olmazdýk. Bayramlar bugünkünden farklý deðildi. Bence tek fark imkansýzlýklarýn yaþandýðý bu yýllarda bayramlarda imkanlarýn zorlanmasýndan baþka bir þey deðildi. Örneklersek eðer; Bayram týraþý denilen olay çok daha eskilere dayanýrmýþ. Daha eskiden, yokluk yýllarýnýn çok daha etkili olduðu yýllarda, insanlar ancak bayramdan bayrama týraþ olabilirlermiþ. Bayram týraþý deyimi o yýllardan kalma olsa gerek. 50-60’lý yýllarda o kadar olmasa bile gene de sýk sýk berbere gidilmezdi. Sebebi de malum; maddi yetersizlik.
Keza bayramlýk kýyafet olayý da ayný þekilde idi. Ýnsanlarýn yeni ayakkabý almalarý ancak ayakkabýlarýnýn tamiri (gizli pençe denilen tabanýnýn deðiþtirilmesi, topuklarýn deðiþimi, topuklara kabara çakýlmasý) artýk olanaksýzlaþtýðý zaman gerçekleþebilirdi. Elbiseler, ceketler, pantolonlar iyice eskiyinceye kadar kullanýlýr, yýrtýlýnca ördürülerek tekrar be tekrar giyilirdi. O zamanlar mahallelerde örücüler vardý. Yýrtýlan elbiseleri makinasý ile itina ile tamir ederlerdi. Tabii gene de belli olurdu tamir yeri ne kadar itina ile yapýlýrsa yapýlsýn. O yýllarda konfeksiyon bu kadar geliþmemiþti. Mahalle terzileri sanatlarýný konuþtururlardý. Böyle bir ortamda bayramda çocuklara alýnan yeni her þeyin çok deðerli olarak görülmesi gayet doðaldý. Yokluklarýn yarattýðý, bayramda yeni ayakkabý veya elbise sahibi olma sevincinden baþka bir þey deðildi bayram sevinci.
Bayramlarda yapýlan börek, kadayýf, baklava evlerde annelerimiz, ninelerimiz tarafýndan imal edilirdi. Zaten dýþarýdan almak dediðim gibi maddi açýdan insanlarýn olanaklarý haricindeydi ve de yaygýn deðildi. Keza bayram ziyaretlerinde genellikle kaðýtlý þeker, akide þekeri, badem þekeri veya lokum ikram edilirdi. Sýk sýk da özellikle yazýn limonata baþlýca içecek olurdu. Çikolata nadirattan ve kýymetli idi; bayramda her çocuða kýsmet olmazdý çikolata tatmak. Hediye olarak mendil verilirdi genellikle. Maddi durumu iyi olanlar ise mendilin içerisinde harçlýk verirlerdi.. Biraz hali vakti yerinde olanlarýn bayram ikramý likör ve yanýnda çikolata olurdu.
Çocuklarýn bayram eðlencesi sokakta oynamaktý. Çocuklar için eðlence aþaðýda anlatacaðým þekilde yaþanýrdý çoðu kez. Bu anlatacaklarým sadece bayrama has olmayýp her gün veya iki, üç günde bir yaþanýlan gündelik olaylardý. Bayramda biraz daha sýk olarak mahallelerden geçerlerdi tabii ki.
Macuncularýmýz vardý. Macuncunun mahalleye geldiðini zurna veya klarnet sesinden anlardýk. Eritilmiþ þekerin boyanmasý ile yapýlmýþ macun þeklinde bir tür þekerleme olan macunlarý macuncu bir tahta çubuða elindeki tornavida ile rengarenk macunlarý dolayýp bizlere satardý. Çoðu kez macuncunun elinde bir zurna veya klarnet olurdu, sokak baþýnda durur bir iki melodi çalardý. Arkasýndan elma þekeri ve horoz þekeri satan þekerci dolaþmaya baþlardý. Simitçileri saymýyorum onlar bugün de varlýklarýný hala sürdürebiliyorlar. Günümüzde de devam eden kaðýt helva, pamuk helva satýcýlarý da mahallenin müdavimlerindendi.
Sanýrým en ilginci ayý oynatan çingenelerdi. Ayý oynatýcýlarý çocuklarýn en fazla ilgisini çeken göstericilerdi. Çoðu çingenelerden oluþan ayý oynatýcýlarý arkalarýnda bir sürü çocuk ile mahalleye girerler ve tam sokaðýn orta kesiminde sanatýný göstermeye baþlarlardý. O dönemde hayvan haklarý olmadýðýndan (!) zavallý ayýlar burnundaki halkayý çeken çingene tarafýndan zorla ayaða kaldýrýlarak iki ayaðý üzerinde hareket etmesi saðlanýr; bu arada oynatýcý def’ini çalarak þarký söylerdi. Hadi bakalým “Ayþe teyze hamamda nasýl bayýlýr” deyip hayvaný sýrt üstü yere yatýrýr, ”Ayþe teyzem hamamda nasýl oynar“ deyip hayvaný iki ayak üzerinde saða sola hareket ettirir ve zýplattýrýrdý. Tabii bu iþlemi zavallý hayvanýn burnundaki halkayý çekerek, acý verdirerek saðlardý. Hiç unutamadýðým bir anýmda sýrtý aðrýyanlar yere yatar ayý iki ayaðý ile sýrtýný ezer, yatan kiþi “oh, kulunçlarýma iyi geldi“ derdi. Daha sonra günün sevilen þarkýlarýný söyleyen mahalle þarkýcýlarý mahalleye gelirdi. Köþede durur þarký söylemeye baþlar sonra elinde þarký sözlerinin yazýldýðý kaðýtlarý satmaya çalýþýrdý. Bayramda mahallenin postacýsý, bekçisi, çöpçüsü en iyi kýyafetlerini giyerek kapýlarý çalar ve bahþiþ toplamaya baþlarlardý; ama bunlar biz çocuklarýn ilgisini hiç çekmezdi. Öyle atlý karýnca, dönme dolap her yerde yoktu. Ýstanbul’da sayýlý yerlerde kurulurdu. Ancak o civara yakýn olanlar çocuklarýný oraya götürebilirlerdi. Örneðin Ýstanbul’un Kadýköy yakasýnda Kuþdili denilen mevkide vardý bu tür etkinlikler. Ýstanbul’un Avrupa yakasýný hiç mi hiç bilmezdik. Büyük kentte yaþamanýn bir ayrýcalýðý olarak sinemaya götürürlerdi bizleri, annelerimiz babalarýmýz bize uygun filmler olunca tabii. Ýþte biz çocuklarý tüm eðlencesi bunlardý. Sinemaya gitmek, macun þekeri, kaðýt helva, pamuk helva, simit ve halka satýcýlarý, þarký sözü satanlar, ayý oynatýcýlarý sadece bayramlara has deðildi; her zaman gözlenirdi bunu da tekrar belirtmekte yarar var. Tabii bayramlarda daha sýk dolaþýrlardý.
Ýstanbul’da ulaþým zor olduðundan bayram ziyaretine uzak yerlerdeki akrabalarýmýza gidemezdik, hele Avrupa yakasýndakilere gitmek çok seyrek olurdu. Yollarda trafik sýkýþýklýðý söz konusu deðildi ama ulaþým araçlarý çok kýsýtlý idi. Halk en çok tramvaylarý kullanýrdý. Tramvay güzergahlarý da belli ana yollarý takip ettiðinden her yere ulaþmak zor olurdu. Minibüs ve dolmuþ az sayýdaydý. Damalý taksilere ise halk pek kolaylýkla binemezdi. Ýnsanlar zaten genellikle belli bir çevrenin dýþýna pek çýkmazlardý. Sanki herkesin belli bir mahallesi vardý ve oraya aitti. Bayram ziyaretleri, insanlarý çevrelerinin dýþýna çýkmaya zorladýðý zamanlar olduðundan, biz çocuklar için, bir yere gitmek heyecan verici olurdu. Komþuluk iliþkileri sayý azlýðýndan dolayý mecburen daha sýcak olmak zorundaydý. Her gün mahallede birbirlerini gören, tanýyan insanlarýn bayramlarda birbirlerini ziyarete gitmelerinden daha doðal bir þey olamazdý; fazla bir seçenekleri de yoktu insanlarýn. Televizyonda anlatýlanlar o dönemin maddi olanaklarý fazla olanlarýn yaþadýklarý olsa gerek. Büyük bir çoðunluk anlattýðým þartlarda bayramlarý kutlardý.
O dönemde telefon yaygýn olmadýðýndan bayram tebrikleri, veya kartpostallar el yazýsýyla –dolmakalemle- itina ile yazýlýr (zaten tükenmez kalem o zamanlar henüz yoktu) ve bayramdan çok önce postaya verilirdi. Babamýn, annemin yazdýðý bu tebrikleri postahaneye götürmek bizlerin görevi idi. En büyük zevkimiz eve gelen tebrik kartlarýný beklemek ve okumak olurdu; hele kendi adýmýza geldiði zaman bir baþka hissederdik kendimizi. Mahallemizin postacý amcasýný beklerdik her gün ayný saatte. Belki artýk adam yerine konduðumuzun, belki de büyüdüðümüzün bir iþaretiydi bizim için adýmýza tebrik, mektup, kart gelmesi. O zaman küçük tebrik kartlarý modaydý (boyutlarý kredi kartlarýndan biraz fazla düz beyaz kartondan yapýlmýþ, ayný boyutta zarflarý olan kartlar), gençler ise daha çok kartpostallarý tercih ederlerdi.
Çocuklar için en güzel olan serbestçe mahallede arkadaþlarý ile oynayabilmekti. Oyun alanlarý yani bomboþ kocaman arsalar etrafta dolu idi. Yani her yer oyun sahasý idi bizler için. O dönemlerin en güzel, en aranan yönü bu tarafýydý sanýrým. Her yaþ gurubundan çocuðun hep birlikte oynadýklarý, iliþkilerin bugünkünden çok daha ileri olduðu zamanlar. Abilik ve ablalýk kavramlarýnýn tam anlamýyla yaþandýðý yýllar. Arkadaþlýklarýn çok daha candan yaþandýðý, paylaþýmýn çok daha ileri düzeyde olduðu bu yýllarda topu olanýn tek ayrýcalýðý kendi takýmýný kurabilme hakkýný kazanmasýydý. Zaten hemen hemen mahallelerdeki aileler arasýnda hayat standardý birbirlerine çok benzerdi; arada büyük uçurumlar yoktu. Bisiklet sahibi olmak en büyük hayalimizdi. Bayramlarda toplanan harçlýklarla bisiklet kiralamak bir diðer eðlenceli olaydý. O zaman bahçeli evlerimizde yetiþen meyveleri gizlice toplayýp yemek ayrý bir heyecan verirdi bizlere. Bahçe olgusu, toprakla, çayýr, çimenle haþýr neþir olmak kentli çocuklar için aranýp da bulunmaz bir nimetti. Tabii tüm bunlarýn bayramla bir ilgisi yok ama gene de deðinmeden geçemedim.
Eski ramazanlar içinde anlatýlanlarý da hiç yaþayamadýk. Belki bizim Ýstanbul’un Asya yakasýnda oturmamýzdan kaynaklanýyor olabilir. Ramazanda radyodan Karagöz Hacivat dinlemek tek eðlencemizdi. O da radyo parazit yapmazsa tabii.
Yani Türkçesi bugün geriye dönüp baktýðýmda bayramlarýn çok sade bir þekilde kutlanmýþ olduðudur. Yanýlmýyorsam asýl özlem duyulan bayramlar deðil, yaþanýlan o yaþ devreleridir. Çocukluk, gençlik çaðlarýna duyulan özlemin baþka bir tarzda ifadesi olsa gerek. Ballandýra ballandýra anlatýlanlar aslýnda bayramlar deðil çocukluk ve gençlik yýllarýnýn o heyecanlarý. Ýnsan zihni burada da kendi kendine yalan söylemeyi becerebiliyor. Televizyonlarda anlatýlanlarý dinleyenlerin zihninde o eski devirler adeta ulaþýlmaz, efsunlu (sihirli) özellikler çaðrýþtýrýyor. Ben de acaba baþka bir Ýstanbul daha mý var diye þaþýrýp kalýyorum.
Sedat YALÇIN
syalcin50@yahoo.com
"Sedat YALÇIN" bütün yazýlarý için týklayýn...
